Misya Olympos'undan Bursa Uludağ'ına - II. Bölüm

 

           Uludağ ve çevresinin tarihi ile ilgili olan yazı dizisinin ilk kısmına devam niteliğindeki bu yazı, Doğu Roma İmparatorluğu/Bizans dönemi ile ilgili oldu. Biliyorsunuz geçen yazıyı Lidya Krallığı’nı yıkıp sonlandırmıştık. Okuyucu Lidya’dan Roma’ya atlanır mı demekte haklı, bunun için başlangıç metni olarak tüm üzerinden atladıklarımızdan bir özür dileyelim; Ahameniş İmparatorluğu, Büyük İskender ve generalleri, Pergamon Krallığı, Seleukos İmparatorluğu ve son olarak, IV. Nikomidis, günümüz Bursa’sını Roma’ya miras olarak bırakan Bitinya Kralı. Sizlerden umarım başka bir yazıda detaylı olarak bahsedebiliriz.

 Geç Antik Dönem ve Orta Çağ, dağa ‘Keşiş Dağı’ denmesine sebep olacak olan gelişmelere ev sahipliği yapmakta. Dağlar çok tanrılı dinlerde ve bu dinlere mensup topluluklarda bir haylice önemliydi, ilk yazıda ulaşılamayan zirvelerdeki tanrılardan, yoğun ormanlarda kaybolan yarı tanrılara kadar bir dizi efsaneden bahsetmiştim. Bu önem, Anadolu’daki tek tanrılı dönemlerde de kaybolmuş değil. Daha da fazlası olarak, eminim ki açıklamaya maalesef bilgimin yetmeyeceği sosyolojik nedenlerden dolayı dağlara yerleşim tek tanrılı dönemde muhteşem bir hız kazandı ve tarihteki en yüksek seviyelerine ulaştı. Bu yazıda Bizans ile günümüz Uludağ’ı arasındaki kendimce önemli bulduğum iki konuya değineceğim. İlki, dağın coğrafi önemini ön plana çıkaran Bizans İşaret Sistemi [1], ikincisi ise dağın dini ve politik önemini ön plana çıkaran İkonoklazm hareketive bu hareket bağlamında Uludağ da münzevi bir manastır hayatı yaşamış olan Aziz Joannicius. [2]

Dağların bir coğrafi oluşum olarak tarih boyunca medeniyetler için değeri en az sosyal ve ekonomik değeri kadar yüksektir, Bizans İmparatorluğu da Anadolu’daki birçok dağı, özellikle savaş vakitleri, salt coğrafi özellikleri dolayısıyla kendi avantajları için kullanmışlardır. Sanırsam bu avantajların en önemlilerinden biri haberleşme/iletişim kolaylığı oldu. Bizans-Arap Savaşları olarak bildiğimiz, 7.yüzyıl'dan 11.yüzyıl’a kadar devam eden bir dizi savaş bölgeler arası haberleşme alanında Bizanslıları zorlamaktaydı. Malum, savaşlar görece Doğu’da gerçekleşiyordu ve başkente haber götürmek çetrefilli bir görevdi. 9.yy’da Bizanslılar, Abbasi Halifeliği ile Kilikya’da[3]savaşırken haber götürme engelini aşmak için esasen engelin kendisi olan Anadolu’nun dağlarını kullanmaya karar verdiler. Aşağıdaki haritadan da incelenebileceği gibi, önemli dağlara ve kimi yüksek geçitlere devasa işaret alanları kuruldu. Bu alanlarda ateş yakılıp bir sonraki noktaya haber veriliyordu ve böylece haber başkente kadar hızlıca ulaşabiliyordu. Ateş ile haberleşme, işin aslı olarak hepimizin bildiği antik bir yöntem. Fakat Bizans bunu tüm İç Anadolu coğrafyasına uyguladı ve ilk istasyon olan Kilikya Geçidi [4] ile başkent arasındaki 750km, bir saatte aşılabilir hale geldi.


Haritada dikkati çeken bir detay ise istasyonlar arasındaki mesafe. İç Anadolu’da istasyon arası mesafe görece uzunken, Bursa çevresinde mesafe bir hayli kısalıyor. Bunun nedeni, tahmin edebileceğimiz gibi, İç Anadolu’nun görece düz olması fakat buna rağmen birkaç tane, özellikle Hasan ve Erciyes, 3000 metreden yüksek dağa sahip olması. Örneğin geniş ovalar sayesinde, Erciyes Dağı’ndan Tuz Gölü’nün kuzeyinde bulunan istasyona tek seferde haber yollanabiliyordu. Bithynia’dakii stasyonların en yükseği Uludağ, bu da yüksek ihtimalle onu en önemli istasyon haline getiriyor. Fakat Uludağ’ın istisnai durumu, yılın büyük bir kısmında zirvesinin kar ve buz ile kaplı olması. Keza Erciyes için de aynısı geçerli idi. Bu nedenle Uludağ’ın zirvesinden ziyade, ateşlerin civardaki ‘küçük çocukları’ olan yükseltilerde yakıldığı tahmin ediliyor. Doğrusu, eğer ki her mevsimde zirveye ulaşımları mümkün olsaydı yüksek ihtimalle Uludağ ile Kayış Dağı arasında iki istasyona ihtiyaç kalmazdı. Malum, bugünlerde dahi nadiren olsa da Uludağ zirvesini İstanbul’a gösteriyor. Belki de yaz vakitlerinde aralardaki istasyonları bypass etme amacıyla ateş yeri zirveye taşınıyordu, fakat bununla ilgili maalesef bir kaynak bulamadım.

           Dağın tam anlamıyla bir ‘Keşiş Dağı’ oluşu 8.yy’a dayanır. Esasen manastırlar pagan zamanlarda dahi vardı fakat 8.yy’da tabiri caiz ise tam anlamıyla dağa bir akın başladı. Daha önce de belirttiğim gibi, eminim ki bu din adamı akınının hâkim olmadığım pek çok sebebi vardır ve bunu tek bir politik hamleye bağlıymış gibi lanse etmek cahillik olur. Fakat bu insan hareketinin önemli bir nedeni olarak İmparator III. Leo’nun 726 yılında Birinci İkonoklazm hareketini resmen başlatmasını gösterebiliriz.[5]İkonoklazm basit bir tabir ile dini çizimlerin ve ikonaların kullanımını yasaklayan bir hareket. Çizimler ve ikonaların yasağı bir üretim yasağı ile kalmayıp, aynı zamanda pek çok yerde tahrip ve yok edilmelere yol açmıştır. Ortodoks Kilisesi’nde ikonaların önemi ve yaygınlığı bilinen bir gerçek. Her ne kadar katı bir yasak uygulaması olsa da yıllar boyunca ikonofil diye adlandırılan bir grup oluşmuştu. İkonofiller, kilise içerisinde ikonalara saygı gösteren ve belki de onları inancın merkezine yakın noktalara konumlandıran din adamları idi. Hareketin bir numaralı hedefi ikonofiller oldu bilmukabele hareket de ikonofillerin hedefindeydi. Birinci İkonoklazm 787 yılına kadar devam etti. İkincisi ise 814 ve 842 yılları arasında uygulandı. Bu iki dönemin ortak bir sonucu, ikonoklazm ile birlikte hedef tahtasına konmuş olan ikonofil din adamlarının ve azizlerin kimi zaman takipçileri ile birlikte bulundukları yerlerden kaçmaları oldu.

İkonoklastlarve İkonofiller

İkonoklazmdan kaçan din adamları ise artık büyük şehirlerde barınamayacaklarını biliyorlardı, bu nedenle dağlarda manastırlar inşa edip münzevi bir hayat sürdürmeyi tercih ettiler, veyahut mecbur bırakıldılar. Uludağ'daki manastır ve keşiş sayısının hızlı artışının başlangıcı bu iki döneme denk düşer ve 11.yy'a kadar devam eder. Uludağ’daki yoğun ormanlar arasındaki bir nevi gizli manastırlarda ikonofil keşişler esasen manastır etrafında bir sosyal ortam oluşturuldu. Her ne kadar kimi keşişler tamamıyla inzivaya çekilmiş olsalar da kimileri topluluk halinde yerleştiler ve hayatlarının sonuna kadar orada kendi kendilerine yeterek yaşadılar.

Tipikikonoklazm örneği, basit bir haç. Aya İrini-İstanbul

Son olarak, Uludağ’da bir manastırda yaşayıp ölmüş olan Aziz Joannicius’dan bahsedeceğim. Joannicus 752 yılında ikonoklast bir ailenin çocuğu olarak günümüz Bursa’sının bir köyünde doğuyor. Genç yaşlara geldiğinde bir süreliğine orduya katılıyor. Ordudan sonra ruhani bir hayat yaşamak istediğine karar verip kendisini doğaya bırakmayı düşünüyor fakat bunu yapmadan önce Uludağ’daki bir manastıra öğrenci olarak giriyor. İki yıl boyunca bu manastırda eğitim görüp Eski ve Yeni Ahit’i ezberliyor ve en sonunda tek başına manastırdan ayrılıp, hayatının sonuna kadar Uludağ’ın ormanlarında tek başına çileci ya da başka bir adıyla asetik denen bir yaşam sürmeye başlıyor. 846 yılındaki, günümüz için bile çok fazla olan 94 yaşındaki ölümüne kadar günlerini tüm dünyevi zevklerden arınmış biçimde dua edip oruç tutarak geçirdi. Aziz hakkında günümüze değin çok fazla bilgi gelmesinin nedeni ise pek çok mucizenin kendisiyle ilişkilendirilmesi. Mucizeler için kaynak vermek bana garip geldiği için kaynaksız biçimde yazıyorum nitekim bunları öğrendiğim yerler de işin doğası gereği kaynaksız yazıyordu. Örneğin kendisine yüklenen mucizelerden kimileri; Thassos adasını yılanlardan kurtarması, evlenmek için Uludağ’daki bir manastırdan kaçan rahibeyi dua ederek geri döndürmesi ve Tanrı’ya o kadar yakın olması ki görünmezlik yeteneğinin bulunması. Tüm bu mucizeler, çileci ve münzevi hayatı, seneler sonra ikonoklazmın lağvedilmesi ve ikonofilinin tekraryaygınlaşması ile birlikte birleşince, Aziz Joannicius hem Katolik hem de Ortodoks kilisesi için bir hayli örnek alınacak bir Aziz olmuştur. Günümüzde dahi halen Aziz Joannicius ilahisi söylenmektedir ve kimi kiliselerde Zebur’dan bölümler okunduktan sonra kendisine kısaca dua edilmektedir.[6]  

           Uludağ ile ilgili olan yazı dizisinin üçüncü kısmı ise bölgenin Osmanlı hakimiyetine geçişinden Cumhuriyet dönemine kadar olacak. En kısa sürede görüşmek dilekleriyle.

AzizJoannicus, Uludağ, Manastır ve Tanrı’nın eli


[1] Byzantine Beacon System ile ilgili detaylı, akademik ve çok akıcı bir makale. Sistem hakkında daha çok şey öğrenmek isteyenler için, benim şahsen çok ilgimi çekti. https://www.jstor.org/stable/pdf/44170801.pdf Keza, bu beacon sistemi görsel olarak nedir ne değildir diye merak edenler için Nursen bana iyi bir öneride bulundu, bir filmden kesit olarak: https://www.youtube.com/watch?v=i6LGJ7evrAg

[2]https://www.oca.org/saints/lives/2019/11/04/103171-venerable-joannicius-the-great

[3] Alanya'dan başlayıp, doğuda Hatay-Dörtyol’da son bulan, kuzeyden de Toros dağlarıyla çevrili alanı kapsayan bölge.

[4] Günümüz Mersin-GülekBoğazı

[5] Warren Treadgold’un 1997 tarihli, A History of the Byzantine Stateand Society eseri.  Sayfa 350, 352–353.

[6] https://www.goarch.org/chapel/saints?contentid=273